25 Eylül 2008 Perşembe

İsveç'in gülü : Harun

Harun hırsından ağlayacaktı. 2 hafta önce çaycı olarak girdiği İkea'nın şu an sahibiydi üstün ikna yeteneği sayesinde. Muazzam argümanlarla herkesin aklını almıştı. Oysa şimdi çaresizdi. Koskoca İkea batmak üzereydi. Ne yaparsa yapsın halkın İkea'ya sadece 1 ytl'ye sosisli sandviç + sınırsız kola için gelmesine engel olamıyordu. Güzelim İsveç malları çürüyüp gidiyordu. Hızla eriyen özel kurşun kalem stoğu da zaten iyice belini bükmüştü.

Zamanında neler başarmamıştı ki Harun? Memleketi Kars'ı başkent yaptırması, Pınar Altuğ'u rahibe olmaya ikna etmesi ve "Emret Komutanım : Şah Mat" filmini imdb'de zirveye yerleştirmesi hep onun aşmış bir "argümantatör" oluşu sayesindeydi. Fakat şimdi çaresizdi işte. Her şeyini kaybetmek üzereydi. Rezil olmaya da hiç niyeti yoktu; şerefiyle ölmeyi tercih ederdi...

Tam çekmecesindeki silaha uzanmıştı ki, aklına eski dostu Mithat geldi. Belki de artık Kars'taki çocukluk arkadaşından yardım isteme vakti gelmişti. Mithat da Harun gibi ikna konusunda çok yetenekliydi; ancak tarzı çok farklıydı. Bütün tartışmaları Allah'ın adını verip kazanıyordu. Beraberken yüzlerce münazaradan galip çıkmışlardı. Ancak ikisi de egolarına yenik düşmüş ve aralarına kara kedi girmişti. O gün bugündür ayrı takılıyor ve konuşmuyorlardı.

"Denize düşen yılana (Mithat'a) sarılır" dedi Harun, ve telefona sarıldı...

"Mithat, dedi, halkın İkea'ma akın etmesini nasıl engellerim?" Mithat sevinmişti, çünkü Harun böyle bir soru sorduğuna göre demek ki Mithat'ın ikna yöntemleri Harun'dan daha iyiydi. Onun çözemediği bir sorunu kendisinin çözebileceğini düşünüyordu. "Mal eleman, dedi, kaldır o kampanyayı." Oysa Harun bunu çoktan düşünmüştü ve Stokholm'den gelen kesin emirler yüzünden herhangi bir İkea bayiinin bu kampanyayı kaldırması ihtimal dışıydı. İkea yetkilileri o zaman hiç kimsenin mobilya almaya gelmeyeceğinden korkuyorlardı. "Kancık herif", dedi Harun, "Onu düşündük herhalde. Ama yasak."

Mithat "Hmm, azıcık düşüneyim döncem ben sana" dedi ve telefonu kapattı. Şans yüzüne gülmüştü. Üstelik nasıl olduysa, Harun Stokholm'deki İkea yöneticilerini arayıp onları kuralları değiştirmeye ikna etmeyi de akıl edemiyordu. Harun bu çaresizlik içindeyken Mithat ne derse yapacaktı belli ki. Belki yıllar sonra intikamını alabilecekti... İkisi küçük Karslı birer çocukken Harun'un kendine attığı kazığı hatırladı ve intikam ateşi her yanını sardı.

* * *

14 Eylül 2008 Pazar

NEDEN BEN TANRIM

Emre kalktı. Yeni bir güne başladığını farkedince kaderine küfretti. Neden gece uyurken ölüp bu dünyadan göçmemişti sanki?..

Karnı açtı, mutfağa gitti. Buzdolabını açınca hayal kırıklığına uğradı. Yiyecek pek bir şey yoktu. Biraz daha kırıldı hayata. Afrika'daki açlığı da düşündü. Artık Tanrı'dan biraz daha nefret ediyordu.

Saate baktı: 10:30. "Vay be, dedi, demek 12 saat kaldı..."

Evet, inanılmazdı ama My Chemical Romance (benim kimyasal romansım) konserine sadece 12 saat kalmıştı. "Zaten şimdi 1 saat ağlarım 11 saat kalır" diye düşündü ve gözünden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. Bir yandan da ne kadar talihsiz olduğunu düşünüyordu; ağladıkça makyajı aktığı için çok üzülüyordu, daha çok ağlıyordu... Dünyanın bütün yükünü omuzlarında hissetti. Tabii bu arada makyajı daha da aktı. Sürekli başını yana doğru eğmek zorunda kalmasın diye yamuk enstale ettirdiği özel aynasında makyajını düzeltti. Yarım saat kadar da dudaklarını büke büke poz çalıştı. Birkaç tanesi hoşuna gitti, resmini çekip facebook'a koydu. Bunca derdin tasanın arasında facebook'a hep zaman vardı.

Tam o sırada odasının kapısı büyük bir gürültüyle açıldı, sanki yerinden çıkıp karşı duvara yapışmıştı. Ama Emre şaşırmadı; Yılmaz'ın tarzına alışmıştı. Biraz komünist, ama daha çok anarşist olan Yılmaz sistemden ve kurallardan nefret ederdi. Bu protest kişiliği her hareketine yansımıştı, kapıları daima tekmeleyerek açardı. Emre bazen çivisi çıkmış bu dünyada üzülecek bu kadar şey varken onun neden siyasetle uğraştığını anlamakta güçlük çekiyordu; bu kanser olan birisinin nezle olduğu için üzülmesi gibiydi ona göre. Ama ne kadar uğraştıysa da Yılmaz'ı emo yapamamıştı.
Yılmaz'ı tepeden tırnağa süzdü; boynunda bir poşu, beyaz tişörtü ve havaya kaldırdığı sol yumruğuyla odasında Colossus gibi dikiliyordu. Sırtındaki kocaman V dövmesi tişörtün altında gizliydi ama kendini hissettiriyordu. Kırmızı bandanası ve sigarası da cebindeydi. Ayakkabıları Adidas'tı ama olurdu o kadar. "Haydi yoldaş, dedi, gitmiyor muyuz?" Emre Yılmaz'a günler önce verdiği sözü hatırladı... O an aklından geçen cümlelere engel olamadı:
"Neden ben Tanrım.."

* * *

Yılmaz'a söz verdiği gibi Beşiktaş Mini Minik Takımı'nın antrenmanına gittiler. Yılmaz dünyadaki en büyük beşiktaşlı olmaya and içmişti. BJK'nın bütün branşlarının tüm maçlarını ve antrenmanlarını seyrediyordu. Bir miting, protesto veya gösteri ile çakışma olduğu zaman da gidemediği BJK etkinliklerine özel ekibini yolluyor, kameraya kaydettiriyordu. Daha sonra bu kayıtları evde bir ayin havasında izliyordu. İşte Emre de bu özel kayıt ekibine katılacaktı. Aslında tabii ki istemiyordu; neticede futbol neydi ki... İnsanların bir top filelerle kucaklaştığında neden bu kadar sevindiğini anlayamıyordu. Zaten kendisi sevinmek değil, sürekli ağlamak istiyordu. Tabii Yılmaz'ın balyoz gibi sol yumruğunu düşününce bütün bu olumsuz düşüncelerden sıyrılmış ve arkadaşının teklifini kabul etmek zorunda kalmıştı. Bugün ilk işi olduğu için Yılmaz antrenman sahasının yerini göstermek amacıyla kendisiyle beraber gelmişti. Emre'yle biraz takılıp tam bir gövde gösterisi havasında geçecek olan "METROYA HAYIR!!" eylemine katılmaya gidecekti. Emre, Yılmaz'la neden arkadaş olduğunu böylece hatırladı. Çocuk gerçekten her şeye karşıydı...

Emre kendini Mini Minik takımın antrenman maçına kaptırmıştı. Beşiktaş'ın dünyaca ünlü futbolcular yetiştiren altyapısının kalitesini takdir etmişti; antrenman maçı bile nefesleri kesiyordu. Ancak küçük bir kızın attığı golün ofsayt gerekçesiyle iptal edilmesi Emre'yi çok üzdü. Hakemi anlayamıyordu. Zaten tribünlerin tepkisi de büyük oldu.
Yine de arkasında bunca emeğin olduğu bir çalışmayı iptal ettiğine göre çok acımasız bir insan olmalıydı bu hakem. Dünyayı daha kötü bir yer yapanlar da onun gibi insanlar değil miydi zaten?

Yine dertlerini içine attı ve kaydı bitirdi. Şimdi Yılmaz'a katılabilirdi. Metroyu protesto etmek istemiyordu. Metro umurunda mıydı sanki... Zaten onun gibi bir hayat yorgunundan hala bir şeylere karşı çıkması beklenemezdi; gücü daha altı yaşında tükenmişti. Onun tek istediği konsere yalnız gitmemekti; Yılmaz, Emre'ye, protestoya katıldığı takdirde onunla MCR konserine geleceğine dair söz vermişti. Bu kadar kederin üstüne bir de akşam konserde yalnızlığı kaldıramayacağından gösteri alanına doğru yollandı.

Ortalık ana-baba günüydü. Emre kalabalığa yaklaşınca Yılmaz'ın en önde bir ABD bayrağını yakmakla meşgul olduğunu gördü. Bu metro işinde ABD'nin parmağı olduğundan emindi. Washington'da bir yerlerden düğmeye basıldığı için İstanbul'a metro yapıldığını adı gibi biliyordu. O sırada göstericileri dağıtmak için polisler geldi. Tecrübeli Yılmaz olacakları önceden sezdi ve ustalıkla kalabalığın arasından sıyrılarak Emre'nin yanına geldi. Bozuntuya vermemek, karizmayı dağıtmamak için Emre'ye "Hadi, dedi, konsere gitmiyor muyuz?" Emre'nin yüreği kuş gibi çarpmaya başladı, yıllardır çektiği acıların tek tesellisi olan bu büyük fenomenle arasında sadece 1-2 saat kalmıştı. Yılmaz'ın bu denli istekli olması Emre'yi de şaşırtmıştı; şüphesiz zavallı gencin Yılmaz'ın sinsi planlarından haberi yoktu.

Yılmaz Amerikalı bir grup için Türk gençliğinin kendini parçalamasını anlamıyordu ve sistem tarafından beyni yıkanmış bu genç dimağları kurtarmaya kararlıydı. Eyleminin Emre'yi ne kadar üzeceğini biliyordu; ama yapacak bir şey yoktu. Kuruçeşme'ye yaklaştıkça birbirlerine sarılıp ağlayan, yanaklarından süzülen yaşlara rağmen birbirini teselli etmeye çalışan insanların sayısı artıyordu.
Konser alanında tam bir ağıt havası hakimdi: binlerce insan hep bir ağızdan ağlıyordu... Yılmaz bir an "acaba bu insanları daha fazla üzmesem mi?" diye düşündü. Ama sonra nasıl olsa konser bitti diye ağlayacaklardı; o yüzden Yılmaz caymadı.

Emre gözünü sahneden ayırmıyordu. MCR'yi anons etmek ve ondan önce de özel bir konuşma yapmak için sahneye çıkan adamı hemen tanıdı: bu Ali Bulaç'tı. Onun da bir emo olduğunu anladı; aslında Metallica konserine gidenlere akıl sınırlarını aşan argümanlarla sataştığında bundan şüphelenmesi gerekirdi. Neyse, demek ki metalcilere düşmanlığı emoluk müessesesinden kaynaklanıyordu; ne de olsa metalcilerle emolar arasındaki rekabet görmezden gelinemezdi. Ali de ne yaptıysa emo camiası için yapmıştı. Bu adamdan pek hazetmese de camiası bir kişi daha kazandığı için mutluydu.

Kalabalık adeta büyülenmişti, kimse nefis şeyler anlatan Ali Bulaç'tan gözünü ayırmıyordu. Bu yüzden Yılmaz'ın kablolar bölümüne süzülmesi kolay oldu. Oradaki görevlinin kafasına yumruğuyla soğan kırarcasına vurdu; dava uğruna bir kaç can yanabilirdi. Hemen üzerinde "MCR KONSER YAYINI" yazan kabloyu çıkarıp discman'ine taktı. Discman'ine de "Best of Bağlama Vol.1" adlı cd'yi yerleştirdi. Artık tek yapması gereken doğru zamanda play'e basmaktı...

Ali Bulaç özel konuşmasının sonuna gelmişti. "Abi adamlar iyi çalıyo ya.... Karşınızda My Chemical Romance!" diyerek sahneden indi ve kalabalıktan çılgınca bir alkış koptu. Tek bir spot sahneyi aydınlattığında sadece tek bir adam vardı. Önce seyirciler bunu MCR'nin çok özel bir şovu zannetti. Ancak Emre o colosussal vücudu derhal tanıdı : Yılmaz, üstü çıplak şekilde sahneye çıkmış, seyirciye arkasını dönmüş ve Kezman'ın gol sevinçlerinde yaptığına benzer bir hareketle V dövmesini gösteriyordu. Seyirciler daha ne olduğunu anlayamadan Best of Bağlama vol 1'in açılış şarkısı çalmaya başladı.

Yılmaz şovunu yapıyordu. Konseri engellemiş, anarşi mesajını bu sümsük beyinlilere vermışti. Ancak vadesi kısa oldu. Korumalar derhal olaya müdahale etti ve Yılmaz'ı sahneden yaka paça indirdiler. Yılmaz sürüklenerek götürülürken son bir kez "METROYA HAYIR!" dedi ama muhtemelen kimse duymadı.

Bu ufak aksiliğe rağmen MCR sahneye çıkınca seyirciler sevindi. Ancak anarşist Yılmaz her şeyi planlamıştı anlaşılan... Sahne arkasına sızdığında MCR'nin bütün gitarlarını kırıp yerine saz koymuş, klavyeyi tekmeyle duvara yapıştırıp kanunla ikame etmişti. MCR, hayranlarını daha fazla üzmemek için konsere bu şekilde çıkmaya razı olduysa da seyircinin çok üzüldüğünü tahmin etmek güç değildi. Zaten Emre, Tanrı'nın insanları daha çok üzebilmek için onları önce azıcık heveslendirdiğini çok ama çok iyi biliyordu... 

MCR "show must go on" deyip bozuntuya vermemeye çalıştı. Sazları gitarmışçasına çalmayı denediler, ama üç beş şarkıdan sonra Gerard Way kendini tutamayıp başlarına gelen aksiliği seyirciye şikayet etti. MCR elinden geleni yaptıysa da, konser Emre'nin beklediği gibi olmamıştı... Zaten konser bittiğinde neredeyse bütün izleyiciler yere çökmüş, üstlerini başlarını parçalayarak ağlamışlardı. Yılmaz kazanmıştı...

Emre "I'm not okay" şarkısını mırıldanarak evine döndü.
Aylardır beklediği konser rezil olmuştu. 
+Sonsuza dek+ ağlayacaktı.

22 Eylül 2007 Cumartesi

son noktayı koymak hiç bu kadar kolay olmamıştı..

"Ay yalnız çorba çok sıcak, dikkatli için pls tşk ;) :p" dedi ev sahibesi kaynar sıvıyı kaselere paylaştırırken.

"Bence acayip soğuk" diye cevapladı adam onu. Kadının inanmayan gözlerle bakışını görünce, kendini daha açık ifade etmeye çalışarak; "bence acayip soğuk;
+benim görüşüm öyle+" diye tekrarladı.

Kadın söyleyecek söz bulamadı. Sonuçta adam haklıydı, onun görüşü öyleydi. Ağlamaya başladı.

+Sonsuza dek+ ağlayacaktı.

Yıllar yılları kovaladı... Sonunda kadın ağlamayı bıraktı. "Yenilgiler, demişti Bismarck, doğru kullanıldıklarında mutlak zaferlere dönüşürler.." Kadının aklına o anda bir şimşek çaktı. Yıllar önce başına gelen, senelerce ağlamasına sebep olan bu anekdotu artık kendi lehine kullanacaktı. "Benim görüşüm öyle" kalıbının bir panzehiri olmadığını yeni anlamıştı.
Panzehir kelimesini kullanınca ister istemez gülümsedi. Çocukluğu düşüverdi aklına. Küçükken oyun oynarken ninesi onu hep yanına çağırır, "anti-panzehir, zehirdir yavrum, bunu unutma.." derdi. Ah şimdi ninesinin yanında olmasını nasıl da isterdi... Nasıl da yapıştırırdı cevabı yıllardır içinde biriken nefretle.. "Nine, derdi, nineciğim, bence anti-panzehir panzehirdir. +benim görüşüm öyle..+ " Ah neredeydi bu her-şeye-kadir kalıp bugüne kadar?.. Hemen sokağa çıkıp insanlar üzerinde bu inanılmaz gücünü denemeye karar verdi. Bu arada kadının adı Fazilet'ti.

Fazilet hemen sokağa çıktı. Caddeye adımını attığında günün en işlek saatlerindendi. Arabalar vızır vızır birbirini takip ediyor, telaşlı adımlarıyla insanlar sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı. Kırmızı ışıkta karşıya geçmek için bekleyen bir insan kümesine yaklaştı. "Pardon, bir saniye izin verir misiniz" diyerek en öne geçti. Evet, artık yolun karşı tarafı ile arasında ortada trafiği düzenleyen bir polis memurundan başka kimse yoktu. Işığı tekrar kontrol etti : kırmızıydı. "Hiç farketmez," dedi Fazilet, ve attı kendini yola. Işıkta bekleyen kalabalıktan çığlıklar yükseldi, acı bir kaç fren sesi birbirini izledi, herkes yola atlayan bu çılgın kadını görebilmek için iteleşiyordu.

Fazilet ise hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti, ta ki polis memuru arkasından sesleninceye kadar.
-Ne yapıyorsunuz siz, diyordu polis memuru kadın, şöyle beni izler misiniz lütfen..
-Tabii, dedi Fazilet. Nasıl olsa tartışmayı kazanacağından emindi. Polis memuru Fazilet'i kenara çektikten sonra söze başladı.
-Hanfendi, dedi, kırmızıda geçtiniz.
-Kime göre neye göre ?
Polis memuru afallamıştı, gülümsedi. Besbelli "nası ya" diyordu içinden. Yine de mantıklı konuşmakta ısrar etti.
-Bakın hanımefendi. Yayalara kırmızı yanıyordu siz karşıya geçerken.
-Bence yeşildi.
Memur hanım bir taraftan Fazilet'in sözlerinde bir mantık arıyor, bir taraftan da sinirlenmeye başlıyordu. Yine de mantık çerçevesinde devam etti.
-Eğer şurdaki yeşil ışığı diyorsanız o yoldan gelen arabalar için.
-Bence yayalar için, dedi Fazilet. Ve işte büyük an gelmişti, daha fazla beklemek istemiyordu, ağzından her kelimesinin tadına vardığı şu cümle döküldü;
+benim görüşüm böyle+

Polis memuru artık iyice afallamıştı. Ve işin en kötü tarafı, bu çılgın kadın bu tartışmada haklıydı. Diyecek bir şey bulamadı. Ellerini yüzüne götürdü, ağlamaya başladı. Ağlıyordu, neye uğradığını şaşırmıştı, sadece ağlıyordu. Oracıkta kalakalmıştı. Fazilet güldü. Topluma, hayata, onu yıllarca ağlamaya mahkum eden makus talihine karşı ilk zaferini burada, bu yaya geçidinde, bu polis memuruna karşı kazanmıştı. Büyük bir özgüvenle evine doğru yollandı.

* * *

Bir kez daha yıllar yılları kovaladı...Fazilet -ki onun görüşüne göre artık adı da Monika'ydı- artık baş düşmanıyla hesaplaşma vaktinin geldiğini düşündü. Seneler önce onu intiharın eşiğine getiren gizemli adamı bir kez daha evine özel sıcak çorba içmeye davet etti.

Gizemli adam geldikten sonra sofraya oturdular. Monika çorbaları kaselere paylaştırdı. Daha fazla dayanamayacaktı; en büyük düşmanını yok etmek için acımasızca saldırıya geçti :

- Çorbayı dikkatli içmenizi tavsiye ederim, çünkü +çok sıcak+; +benim görüşüm öyle+

Monika'nın yüzünde şeytansal bir tebessüm vardı. Adamın cevabını bekliyordu. Gizemli adam biraz duraladıktan sonra, Monika'nın gözünün içine baktı ve :

- Yoo acayip soğuk, ve +bence senin görüşün de öyle+ 

dedi... 

 Monika -ki bu olaydan sonra tekrar Fazilet olacaktı- söyleyecek söz bulamadı. Sonuçta adam haklıydı, onun görüşü öyleydi. Ağlamaya başladı.

+Sonsuza dek+ ağlayacaktı.